İyilik Yap Altın Olsun
30/5/2008 -Kategori: Edebiyat
İyilik Yap Altın Olsun
Adam sabah erken uyanmış. Daha karısı uyuyormuş. “Kalkıp hazırlanayım, işe gitmem gerek” demiş.
Yorganı sıyırıp yataktan çıkarken çarşafın üzerinde, yastığa yakın bir yerde, bir altın para görmüş. Bu kocaman parayı eline alıp incelemiş.
“Oyuncak para” olabilir diye düşünmüş. Ama elindeki her haliyle gerçek paraya benziyormuş. Karısını uyandırmadan parayı avcuna almış ve yataktan çıkmış. Düşünceli bir biçimde hazırlanmış. Paranın nereden geldiğini ve gerçek olup olmadığını çok merak ediyormuş.
Sabah ilk işi şehirdeki kuyumcuya parayı göstermek olmuş. Kuyumcu parayı inceledikten sonra :
- Nereden buldun bunu ?
- Ormanda yürürken bir ağaçın altında gördüm. Önce sahtedir diye düşündüm. Ama alıp sana göstermek istedim.
- Bu para antika. Onu oraya kimse düşürmüş olamaz. Orada bir gömü falan olmalı.
- Sanmıyorum. Öyle olsa para toprağa gömülü olurdu. Toprağın üzerinde düşürülmüş gibi duruyordu.
Parayı kuyumcuya satmış. Parayı nerede bulduğunu tarif etmiş. Kuyumcu hem aldığı adres için, hem de altın paranın karşılığı olarak yüklüce bir para ödemiş O’na. Adam sevinçle işine gitmiş. Kuyumcu da hemen dükkanı kapatmış ve ormanın yolunu tutmuş.
Kuyumcunun sabahın köründe dükkanı kapatıp gitmesine işkillenen komşusu da peşine takılmış.
Adam, kuyumcudan aldığı para ile aşkam evine dönerken kendisine ve karısına elbise, ayakkabı gibi hediyeler almış. Eli kolu dolu gelince, kendisini kapıda karşılayan karısı çok sevinmiş. Merak etmesin diye karısına o gün çok para kazandığını söylemiş. Altın paradan hiç söz etmemiş. Mutluluk içinde akşam yemeklerini yemişler. Karısı ona bir de kahve yapıp getirmiş. Çünkü süpriz hediye onu çok mutlu etmiş. Pek sevinmiş. Birlikte biraz televizyon izlemişler. Sonra, mutluluk içinde yataklarına yatmışlar.
Kuyumcunun komşusu, onu ormana kadar izlemiş. Kuyumcunun bir ağacın altında hemen toprağı kazdığını görünce komşusu olayı anlamış. Kuyumcuya görünmeden kente geri dönmüş ve adamın gömü bulduğu dedikodusunu yaymış. Tüm kent gömü sötlentisiyle çalkalanıyormuş.
Adam, ışığı söndürüp karısına iyi geceler dedikten sonra onun gibi uyumaya çalışmış. Ama gözüne uyku girmemiş. Tüm kent söylentiyle çalkalanırken, o paranın yastığın altına nasıl girdiğini düşünüyormuş. Bir türlü anlayamamış nedenini. Sabaha karşı, yorgunluktan uyuyabilmiş ancak. Uykusunda bir rüya görmüş. Bir melek kendisine paranın nasıl yatağın altına girdiğini anlatıyormuş:
- İyilik yaptığın için ödüllendirildin. Ama bir kural var. Parayı nasıl bulduğunu herhangi birine söylersen, tılsım bozulur. Bir daha ödül alamazsın. Başın da dertten kurtulmaz.
Bu sözler üzerine adam ter içinde rüyasından uyanmış. Hemen elini yastığın altına götürmüş. Orada hiçbir şey yokmuş. Olmaması da çok doğalmış, çünkü gündüz iyilik yapmayı unuttuğunu anımsamış.
Yatağın içine oturmuş, düşünmeye başlamış.
- Kime yaptımğım iyilik ödüllendiriliyor acaba? diye.
Adam aslında hemen herkese iyilik yapmaya çalışır, kimseyi kırmamaya özen gösterirmiş.
- Ama biri çok özel olmalı ki beni ödüllendirdiler. demiş kendi kendine.
Sabah erkenden uyanmış. Biraz düşünceliymiş, dalıp gidiyormuş kahvaltısını ederken. İşine giderken alkına gelmiş. Her hafta kent dışında yalnız başına yaşıyan yoksul kadına bu hafta uğramadığını anımsamış. “İş dönüşü uğrarım” demiş.
İş dönüşü yoksul kadına gitmiş. Yoldaki satıcılardan kadına yiyecek ve meyva almış. Bir de hırka. Soğukta üşümesin diye. Yoksul kadın güler yüzle açmış kapıyı :
- Hoş geldin. Meraklandım. Bugün her zamankinden biraz daha geç kaldın.
- Alışveriş yaptım. Onun için geciktim.
- Ne zahmet ettin. Ben kendi olanaklarımla yaşıyorum. Merak etme sen beni. Benim dosta, konuşacak insana gereksinimim var. Sen bana bunu sağlıyorsun. Bu da benim mutlu olmama yetiyor. demiş. O zaman adam neden ödüllendirildiğini anlamış. Elindeki paketleri bırakıp sevgi ile kucaklamış kadını. Yıllardır onunla konuşur, dertlerini dinler. Çayını içermiş. Başka bir yardımı olmazmış. Kadın hırkayı görünce hıçkırarak ağlamış. Yıllardır bu kadar güzel hediye almamış olduğunu yinelemiş gözleri yaşlı. Adam yoksul kadınla vedalaşıp evine dönerken köşe başında kendisini izleyenleri görmemiş. Başkasını mutlu etmenin verdiği huzurla evinin yolunu tutmuş.
Ertesi sabah uyandığında yastığının altında bir altın para daha bulmuş. O zaman anlamış ki bu paralar, yoksul kadına gösterdiği saygı ve sevgiye karşılık ödül olarak veriliyormuş kendisine. Bu parayı harcamamak, saklamak istemiş. Bu kez kuyumcuya yalan söylemek istemiyormuş. Parayı odunlukta bir yere saklamış.
Zaman böyle akıp gitmiş. Bir daha altın para bulduğunda odunluktaki gizli yere koyuyormuş. Bulduğu altınları ne karısına ne de başkalarına söylemiş. Bir daha kuyumcuya para bozdurmadığı için yaşamında bir abartı da olmamış. Gömü söylentisi de bir süre sonra unutulmuş. Adam, her hafta yoksul kadını ziyaret etmeye devam etmiş. Karşılık beklemeden. Gönülden isteyerek…
Bir gün evinin kapısı çalınmış. Çok yakın bir akrabası kapıda duruyormuş.
Başka bir kentten geliyormuş. Hemen içeri buyur etmişler. Akraba bu kentte çalışmak istediğini söylemiş. İş bulup kendi evine taşınıncaya kadar onlarda kalmak istemiş. Adam ve karısı sevinerek kabul etmişler. “Ne de olsa çok yakın bir akraba, yardım eder çabuk iş buluruz, sonra da kendi evine taşınır.” demişler.
Günler eskisi gibi mutluluk içinde geçmemeye başlamış. Akraba, çalışmadığı halde sürekli para harcıyormuş. Parası tükenince de karı kocanın geçimleri için kullandıkları paralardan bir kısmını kendisine vermelerini istiyormuş. Onlar da akrabalarını kırmamak için isteğini yerine getiriyormuşlar. Ama geçim sıkıntısı geçmeye başlamışlar. Arkabalarıysa aldığı parayla gönlünü eğlendiriyormuş. Adam işinden sağladığı geliri yetiştiremeyince zorunlu olarak sakladığı altın paralardan bozdurmaya kalkışmış. Yine kuyumcuya para bozdurmak için gidince, kuyumcu :
- Bu gömünün yerini bana söylemezsen seni Devlet’e bildiririm. Bu antika paralara Devlet el koyar. diye korkutmuş adamı.
Adam, çaresizlik içinde ormanda başka bir bölgeyi tarif etmiş. Paraları orada gömülü olan bir sandıkta bulduğunu söylemiş sıkılarak.
Eve gelinceye kadar tüm kente gömü söylentisi yayılmış yine. Akrabaları o sırada bir kahvede oturmuş dedikodu yapıyormuş. Gömü bulunduğunu duyunca kendi payını almak için hemen eve koşmuş. Adama gömüden kendi payını vermesini istemiş. Adam :
- Böyle bir gömü falan yok. Eskiden kalma iki üç parça altın para. Birine iyilik yapmıştım o verdi bana. Başka da yok. Hepsini bozdurdum. Sana para vermek için, eve yiyecek almak için. Elimde başka para kalmadı. dediyse de pek inandıramamış akrabasını. Artık karısı da kuşku ile bakıyormuş adama. O da paraları almak, kendisi için harcamak istiyormuş. Akraba ile paylaşmayı hiç düşünmüyormuş.
Adam evde huzursuz, sokakta huzursuz, işte huzursuz bir yaşamla karşı karşıya kalmış. Anlatamamış derdini. Söylerse tılsım bozulacak ve başı hiç dertten kurtulmayacakmış. Böylesine sıkıntılı bir durumdayken, kent dışındaki yoksul kadına gitmiş. “Onunla konuşup açılırım” diye düşünmüş. Kadın her zamanki güler yüzle açmış kapıyı. Yine çay vermiş konuğuna ve konuşmaya başlamışlar :
- Benim hakkımda bir dedikodu dolaşıyor, sen duydun mu?
- Ben kimseyle konuşmam. Yalnız sen gelirsin bana. Kimse beni aramaz. Bilmiyorum dedikoduyu.
- Söylentiye göre bir gömü bulmuşum. Kuyumcu yaymış. Herkes para istiyor benden. Evde karım, akrabam. Çevremdeki insanlar. Herkes bir gereksinimini söylüyor, ne kadar parayla çözeceğini anlatıyor.
- Kısacası herkes payını istiyor senden. Az ya da çok.
- Evet. Devlet’e söylermişler. Devlet el koyarmış paraya.
- Para çok mu?
- Hayır. Kimseye yetmez. Ancak yeteri kadar para oluyor. Arkası yok. En azından ben yerini bilmiyorum. Gereksinimim olduğunda bir de bakıyorum bir altın param var.
- Bu öyküyü bilirim.
- Ne öyküsü?
- Sen iyilik yapmışsın.
- Evet
- Ödülün bu senin.
- Nasıl anlatırım diğer insanlara.
- Anlatamazsın.
- Ne yapacağım peki.
- Bir sandık bul ve tavan arasına sakla.
- Sonra.
- Tavanda bir kapak yap, ipini de perdenin arkasına sakla. Paranın yerini sorduklarında ipi çekmelerini söyle. Kapak açılsın.
- Orada para olmadığını görünce ne derler bana?
- Birşey demezler, Sen korkma. Öykünün gerisi kendiliğinden gelir. Sonunda kötüler kaybederler.
Adam, yoksul kadınla vedalaşıp evin yolunu tutmuş. Karısı evde yokken odanın köşesinden tavanı delmiş. Oraya güzel bir kapak yapmış. Kapağı açacak mandalın ipini de perdenin arkasına gizlemiş. Tavana bakınca ne kapak, ne de mandal görünüyormuş. Sonra tavan arasına küçük bir sandık çıkartmış ve kapağını kapatmış.
Karısı ve akrabası eve geldiklerinde adam sıradan ev işleri ile uğraşıyormuş. Bir ara odun kesmek için odunluğa gitmiş. Biraz sonra evden çığlık sesleri duymuş. İşini bırakıp koşarak eve gitmiş. Odaya girdiğinde ne görsün? Akrabası karısını sandalyeye bağlamış, elinde bıçak bağırıyor:
- Ya paraların yerini söylersin, ya da karını öldürürüm.
Karısı çığlık atarak ağlıyor:
- Ne olur söyle kocacığın, beni öldürecek bu deli adam. Kurtar beni onun elinden. diye feryat ediyormuş. Adam sakin bir sesle:
- Yorma kendini, paraları vereceğim sana. Karımı bırak, sonra da elinden o bıçağı at. demiş. Gözü dönmüş akraba karısının koluna bir çizik atmış, kanayan kolu göstererek:
- Bu daha başlangıç. Hemen paraları ver bana. demiş. Adam:
- Para tavan arasında, kapağı açmak için perdenin arkasındaki ipi çek demiş üzülerek.
Akraba perdenin arkasındaki ipi çekince tavandaki kapak açılmış.
Birden bir gürültü kopmuş. Çağlayan suyun sesi gibi. Adam kafasını kaldırıp tavana bakınca ne görsün. Tavandaki kapaktan oluk gibi altın para akıyor. Çağlayan su gibi.
Akrabası bıçağı fırlatmış elinden, akan altınların altına geçip gömleğini tutmuş iki eliyle. Akan altınları doldurmak istemiş gömleğine. Elleri bağlı duran karısı da sandalyeden fırlamış. Meğer elleri bağlı falan değilmiş. Oyun yapıyormuşlar adama. O da eteğini açmış akan altın pınarına. Doldurmuşlar kucaklarını altınla. Sevinç çığlıkları, altının yükü ile dizlerinin dermanı kesilinceye kadar sürmüş.
Dizlerinin üzerine çökmüşler. Artık sesleri çıkmıyormuş yorgunluktan. Tavandan oluk gibi altın akarken adam karısına ve akrabasına bakıyormuş yaşlı gözlerle…
- Seni çok sevdim. Evlendim seninle. Sen de benim en yakın akrabamsın. Kardeşim gibi sevdim seni. Bir altın uğruna bana ne yaptınız. Olsa verirdim size. Bunlar benim değil. Kimin onu da bilmiyorum. diyebilmiş.
Odadan çıkarken bir daha bakmamış arkasına. Odanın döşemesi altınla dolunca, iki kafadar, yüzü koyun düşmüşler altınların üzerine. Bu sırada tavanın her yerinden hızla altın akmaya başlamış. Sağanak biçimde yağan altın yağmuru. Yağan altın yağmuru, iki kafadarın üstünü örtmüş. Altın yağmuru, kafadarlar altın gölü içinde hareketsiz kalıncaya kadar sürmüş.
Adam evden çıktıktan sonra bir gürültü kopmuş. Toprak yarılmış. Ev de altınlar da yarılan toprağın altına girip yok olmuşlar. Gözlerinden yaş akarak adam evinden hızla uzaklaşmış. Kentte bir daha onu kimse görmemiş.
Kent halkı, zaman zaman ormanda gömü aramaya devam etmiş. Ama ağaçlar arasında ıslık çalarak dolaşan rüzgarın sesinden başka hiçbir şey bulamamışlar.
O günden sonra gönülden iyilik yapanlar, karşılık beklemeden sevenler, yastıklarının altında altın para bulmuşlar. Altın para bulduğunu söyleyenler türlü felaketlerle boğuşmuşlar, kötülükler yakalarını bırakmamış. Para bulduğunu söylemeyenler parayı kullanamamışlar. Ama yaptıkları iyiliğin ödüllendirildiğini bilerek mutluluk içinde yaşamışlar.
Gönülden iyilik yapanlar hiçbir zaman karşılık beklemezler. İyiliği yaptıktan sonra unutur giderler. İyiliğin eninde sonunda ödüllendirileceğini düşünüyorum. Ama, iyilik yapan herhangi bir karşılık beklememeli…
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hepimiz Mustafa Kemal’iz
29/8/2007 -Kategori: Edebiyat
Hepimiz Mustafa Kemal’iz
Biz kazanacağız!
Mustafa, Osmanlı ordusunun en yiğit askerlerindendir. Sultan Bayezit’in Haçlıları dize getiren ordusunda yer almış, büyük kahramanlıklar göstermiştir.
Ancak zamanla yaşadıkları Padişah’a güvenini sarsmıştır. Bir boşluğa düşmüş, arayışa girmiştir.
Ankara Savaşı’nın kaybedilmesinin ardından, arkadaşı Gündüz’le Timur’un ordusundan kaçarken tesadüfen bir derviş grubuna rastlarlar. Dervişler onları sofralarına davet eder.
Gerisini Radi Fiş’ten okuyalım:
“Mustafa’yla yoldaşı peynirle ekmeği büyük bir iştahla atıştırdılar. Karınları doyunca dervişlerin üçüne de eğilip ayrı ayrı selam verdiler.
- Sağolun, derviş babalar!
- Bize değil, bütün bu nimetleri verene şükredin. Biz yalnızca onun aracıyız.
Sufi şeyhlerin pek sık yineledikleri bu sıradan sözler azap onbaşısına, kendi talihsizliğine açıklama getiren bir ışık gibi göründü. Kim bilir, savaşta öldürenler de belki askerler değildi, hepimiz yüce Tanrının bir aracı olduğumuza göre..? Şeyh sanki onun kafasından geçenleri anlamış gibi:
- Kendini suçlama yiğit! dedi. Çünkü denilmişti ki: “Onları öldüren sen değilsin, Allah öldürdü onları.”
Şeyhin mucizeyi andırır önbiliciliğinden dehşetle sarsılan Mustafa, şeyhin önünde diz çöktü.
- Kölen olayım, kuşkulardan kurtar beni, bu lütfu esirgeme benden!
Aksakal elini Mustafa’nın başına koydu.
- Kalk ve anlat bana!
Ve Mustafa tutsak haçlıların boyunlarının vuruluşunu, Sultan’ın avını, incinen adalet duygusunu ve inançlarındaki sarsılmayı anlattı.
Şeyhin yanıtı şu oldu:
- Senin ilacın sende. Ama sen bunu bilmezsin. Ve senin hastalığın da sende; ama sen bunu görmezsin. Sen, kendin, yüceler yücesi bir kitapsın; harfleri kapalı olanı açan bir kitap. Sana dışardan hiçbir şey gerekli değil Çünkü yüreğinde bütün bir evren var senin. Ama sen kendini bir minik kum taneciği gibi görürsün.”
Radi Fiş’in anlattığı Mustafa, Börklüce Mustafa’dır. Şeyh ise Şeyh Bedreddin.
Şeyh Bedreddin hakikate ulaşmak isteyen Börklüce’ye çok basit bir yol önermektedir: “Senin ilacın sende!”
İşin ilginci, bugün kimileri “gece yarısı” ilaç arıyor. Ve ümit bağladığı eczane, “dükkanı kapattık” diyor.
Ve biz de 600 yıl geçmiş bile olsa aynı şeyi söylüyoruz: “Senin ilacın sende.”
|
Bir diğer Mustafa ise, Osmanlı ordusunun en yiğit subaylarındandır. Kemal’dir. Çok zeki ve derslerinde başarılı bir öğrenci olduğu için geleceği parlaktır. 11 Ocak 1905’te kurmay yüzbaşı olur. Kendisi gibi kurmaylık hakkını kazanan sadece 13 subay bulunmaktadır. O dönemde en değerli subaylar Makedonya’da görevlendirilirken, Mustafa Kemal, Suriye’ye gönderilir. Çünkü devir İstibdat devridir. Ve Mustafa Kemal, Harp Akademisi’ndeki devrimci faaliyetleri nedeniyle bir yılı aşkın süre göz hapsinde kalmıştır. Çok başarılı bir öğrenci olduğu için Ordu’dan atılmamıştır, ama mimlenmiştir. Çok gençtir. Henüz 23. Ama kalbinde vatan sevdası, aklında ise milletine olan borcu vardır. Ve bu sevda kalbinden, milletine borcu da aklından hiç gitmez. Nitekim Şam’a adeta sürgüne gönderildiğinde de doğru bildiği yolda yürümeye devam edecektir. *** Mustafa Kemal, Şam’da Vatan ve Hürriyet isimli gizli bir örgüt kurar. Kalbinde hâlâ sevdası, aklında ise milletine borcu vardır. Bununla da yetinmez, 1907’de Vatan ve Hürriyet’in bir şubesini kurmak için gizlice Selanik’e gider. O kadar ki, 2 yıldır görmediği annesinin yanına bile uğrayamaz. Kimileri için yaptığı delililiktir. Geleceğini tehlikeye atmıştır. Şam’dan birliğinin başından ayrıldığı bir duyulsa, bu sefer Ordu’dan kesin atılacaktır. 1904’teki gibi şanslı olmayacaktır. Ama Mustafa Kemal için vatanının ve milletinin geleceğinden bağımsız bir kişisel gelecek yoktur. Selanik’le yetinmez, Beyrut’ta, Yafa’da ve Kudüs’te de şubeler açar. Şu konuşmayı ise Selanik şubesinin kuruluş toplantısında yapar: “Arkadaşlar, bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım şudur: Memleketin yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Bunu cümleniz müdriksiniz. Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır. Onu kurtarmak biricik hedefimizdir. Bugün, Makedonya’yı ve tekmil Rumeli Kıtası’nı vatan bütünlüğünden ayırmak istiyorlar. Memlekete yabancı nüfuz ve hakimiyeti kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti yapacak menfur bir şahsiyettir. Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor.” “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler yüklüyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yaymak zaruridir. Sizden fedakarlık bekliyorum. “Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilalle cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum.” *** Mustafa Kemal subaylık hayatı boyunca, kişisel geleceğini tehlikeye atmaktan çekinmez. Ülkeye hakim olan doğruların değil, kendi doğrularının peşinden gider. Çünkü kalbini ve aklını dinlemektedir. Örneğin, 2. Meşrutiyet ilan olur. Kimilerinin Abdülhamit’in tahttan inmesini kendi kişisel ikballerin için kullanmasını sadece seyreder. Halbuki, O, en çetin günlerde istibdada karşı çıkmış, gizli örgütler kurmuş, sürgünler yemiş, hatta tutuklanmıştır. Kimileri Meşrutiyetin nimetlerinden faydalanmaya bakıp apoletlerine apolet eklerken, o kenardan izlemeyi tercih eder. Çünkü kendi deyimiyle “Meşrutiyet onu tatmin etmiyordur.” Naci Kasım’a o dönemi şöyle anlatır: “O zamana kadar sâf ve nezih çalışıyorduk. Ben herkesi öyle biliyordum. Şahsi nümayişleri çirkince buldum. Bazı arkadaşların herakâtını şayanı tenkit gördüm. Tenkitten kaçınmadım.” Evet, Meşrutiyet ilan edilmiş, Ordu başka bir grubun kontrolüne geçmiş, ama Mustafa Kemal onlarla da anlaşamamıştır. Çünkü kendisi gibi vatan ve millet aşkını değil, apolet aşkını görüyordur onlarda. *** 1909 senesi... 13 Nisan... Yani eski takvimle 31 Mart... Ordu içinde Meşrutiyetçi devrimci subaylarla Abdülhamit kalıntısı gerici subaylar arasında son bir hesaplaşma yaşanmaktadır. Gericiler ayaklanmış, İstanbul’u ele geçirmiş, katliama başlamıştır. Hedefleri II. Abdülhamit’i geri getirmektir. Dünün “özgürlük” vaazı veren o çok “devrimci” subaylar bir anda ortadan kaybolmuştur. Hüsnü Paşa komutasındaki ordu birliği ise İstanbul’a doğru yürümeye başlamıştır. Hareket Ordusu ismindeki bu birliğin Kurmay Başkanı Mustafa Kemal’dir. Hareket Ordusu’nun elçiliklere ve İstanbul’daki isyancılara yönelik bildirileri bizzat Mustafa Kemal tarafından yazılır. Hatta “Hareket Ordusu” ismi bile onun tarafından konulmuştur: “Buna ne imza konulması münasip olduğunu düşündük. Bazı arkadaşlar, ‘Hürriyet Ordusu’ dediler. Halbuki bütün ordu Hürriyet Ordusu vaziyetinde idi. Hareket halinde bulunan kuvvetlerin vaziyetini göstermek için, ‘Hürriyet Ordusu’nun Operasyon Kuvvetleri’ denildi. Ben bu operasyon kelimesinin Türkçeye tercümesini muvafık görerek ‘Hareket Ordusu’ tabirini kullandım.” Nimetlerinden başkaları faydalanırken Meşrutiyet’i savunmak yine Mustafa Kemal’e kalmıştır. Yürekte vatan sevdası aklında ise ödenmesi gereken bir borcu vardır çünkü... *** İttihatçıların yönetime hakim olduğu yıllarda; şan, şöhret, makam ve apolet peşinde koşanlar Enver Paşa’nın dizinin dibinden ayrılmamaktadır. Mustafa Kemal ise, İttihat ve Terakki’nin kongrelerinde olsun, arkadaş çevresinde olsun, beğenmediği icraatları eleştirmekten çekinmez. Ve Enver’ler tarafından aforoz edilir. Hak ettiği terfileri alamadığı gibi Sofya’ya askeri ataşe olarak atanır. Bu aslında ikinci sürgünüdür. Ama, canı pahasına doğru bildiği yoldan şaşmaz. Birkaç kez İttihatçıların suikast girişiminden kurtulur. Tüm dünya hızla bir dünya savaşına doğru giderken, Almancı olduğunu bildiği Genelkurmay’ı uyarır ve savaşa girilmemesi gerektiğini birkaç mektupla bildirir. Ama savaşa girildiğinde de, cephelerde en ön safta savaşmaktan kaçınmaz. Hatta savaş başlamasına rağmen hâlâ Sofya’da bulunmaktan rahatsız olur ve şu mektubu yazar: “Vatanın müdafaasına ait fiili vazifelerden daha mühim ve mübeccel bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ataşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf zâbit olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise lûtfen açık söyleyiniz.” Uzun ısrarları sonucu 19. Tümen komutanlığına atanır ve cephelere döner. Mustafa Kemal’in milliyetçiliğiin dayandığı kök işte budur: Vatanın müdafaası. Cephedir. Filistin’den Irak’a, Bitlis’ten Suriye’ye görev verilen her yerde hiçbir savaşı kaybetmeden komutanlık yapar. Ve tabii ki Çanakkale... Orgenerallerin cesaret edip yapamadıklarını, bir yarbay olarak inisiyatif alarak gerçekleştirir. Türk evladının yüksek karakterini ayağa kaldırır. On binlerce şehit pahasına, ölüm kusan makineli tüfeklerin karşısında süngülerle durarak vatanı savunur. Ve sahra çadırında değil, elinde tabancasıyla siperde en öndedir. Çünkü sevdası hâlâ yüreğindedir. Borcunu ise unutmamıştır: “Vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar vermiştim.” *** Ve sonra Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan kararlılık: Samsun’a çıkma cesareti... 1918 yılı... Birinci Dünya Savaşı bitmiş. Tüm Türkiye’de teslimiyet hakim. Kimi İngiliz işgaline ses çıkarmamakta, kimi ise Amerikan mandasında aramakta kurtuluşu. Mondros hükümlerince Ordu terhis edilir. Mustafa Kemal o günlerde Suriye’dedir. Silahlarını teslim etmeyi kendine yediremez. İstanbul’a dönerken, ordusunun silahlarının Antep’te, Maraş’ta, Urfa’da halka dağıtılmasını sağlar. İleriki günlerde Fransızlara karşı direniş işte bu silahlarla verilecektir. Ve diğer tüm komutanlara da aynısını yapmayı önerir. Bu önerisi yüzünden de “Mondros’a karşı çıkma” diye uyarı alır İstanbul’dan. İstanbul’a döndüğünde de yeni kurulan Hürriyet ve İtilaf hükümetlerinde yer kapmaya değil, vatanı nasıl kurtaracağının planlarını yapmaya koyulur. Padişah Vahdettin’dir. Şehzade iken Mustafa Kemal’le birlikte Almanya seyahatine gitmiştir. Hatta Vahdettin ona kızıyla evlenmesini bile teklif etmiştir. Ama O, Padişahın yaveri olmayı kabul etmez. Kulu kölesi ise hiç olmaz. İstanbul Boğazı’ndaki işgal donanmasını gözleri yaşlı izleyen Padişah’ın aksine umutludur: “Geldikleri gibi giderler” Çünkü bir başka boğazda, Çanakkale’de, daha büyük donanmaları kovmasını bilmiştir. Çünkü umudu vardır. Umutsuzluk tüm ilkelerin satılmasına neden olabilir. Vatanın bile... Mustafa Kemal ise o yüksek karakterli Türk milletine güvenmektedir. Ve dünyanın en güçlü silahını harekete geçirmek için Samsun’a çıkmaya karar verir: Türk milleti onu beklemektedir. *** Mustafa Kemal umutludur ama, durum hiç de iç açıcı değildir. Ordu terhis olmuştur. Padişah teslim olmuştur. Millet 10 yıldır cephelerde bitkin düşmüştür. Yılgınlık o derece hakimdir ki, işgalciler köylerde bile misafir gibi karşılanmaktadır. Mesele birisinin Samsun’a çıkma cesaretini göstermesindedir. Ve Mustafa Kemal yapar bunu. Yanında çok az kişi vardır. Vatanın savaşarak kurtulabileceğine inanan kimse yoktur. Sivas Kongresi’nde bile mandacılık hakimdir. Savaşmayı kabul edenler bile, biraz diş gösterip işgalciden daha fazlasını koparma derdindedir. Mustafa Kemal’i “Kimse ya istiklal ya ölüm diyemiyor” diye isyan ettiren gerçek de budur. *** Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktıktan sonra Milli Mücadeleyi örgütlemeye girişmesi işgalcilerin de Padişah’ın da hoşuna gitmez. Birkaç kez uyarılır. Uyarıları dinlemeyince de İstanbul’a geri çağırılır. Yine dinlemez. Bunun üzerine, Hükümet görevinden alındığına dair telgraflar yollamaya başlar. Mustafa Kemal de 8 Temmuz 1919’da “apolet”lerini söker ve “sine-i millet”e döner: “Bu tarihten sonra resmi sıfat ve sâlahiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez feyz ve kudret menbaından ilham ve kuvvet alarak, vicdani vazifemize devam ettik.” Öyle sine-i millete dönmek için milletten bir sinyal falan da beklemez. Tutsak olmuş bir milletin evladının apoletlerinin ne anlamı kalmıştır ki? Zaten milleti sokağa dökmek, ayağa kaldırmak, işgalciyle savaştırmak için sine-i millete dönüyordur. Halbuki, Mustafa Kemal o dönemin en kudretli generallerdendir. Dünya Savaşından sonra Enver Paşa’ların tasfiyesiyle birlikte Genel Kurmay Başkanı olacağı bile düşünülmüştür. Yani, söktüğü apoletler öyle sıradan apoletler değildir. Zaten onu Mustafa Kemal yapan da budur. *** Kahramanlar puslu havalarda ortaya çıkar. Karanlıklar yeni aydınlıkların habercisidir aslında. Tarih ise, ezilenlerin zaferleriyle olduğu kadar yenilgileriyle de doludur. |
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kim Olduğumuza dair.
3/5/2007 -Kategori: Edebiyat
Dişi bir Aslan tepeden tepeye atlıyordu ve iki tepe arasındaki vadide büyük bir koyun sürüsü otluyordu. Aslan hamileydi ve atlarken doğum yaptı. Yavrusu koyunların arasına düştü, koyunlar tarafından büyütüldü ev doğal olarak kendini koyun sandı. Bu biraz tuhaftı, çünkü o çok büyük, çok farklıydı- ama doğanın bir hatası olduğunu düşünüyordu. Vejeteryan olarak yetiştirildi.
Aslancık büydü ve bir gün yiyecek arayan yaşlı bir aslan koyun sürüsüne yaklaştı- gözlerine inanamadı. Orada koyunlar arasında nefis bir genç aslan dolaşıyordu ve koyunlar ondan korkmuyordu. Yaşlı aslan yiyeceği falan unuttu; koyun sürüsünün peşine takıldı... olay gittikçe tuhaflaştı, çünkü koyunlarla birlikte genç aslan da ondan kaçıyordu. Sonunda genç aslana yetişti. O ağlıyor ve yaşlı aslana yalvarıyordu. "Lütfen bırak beni halkımla kalayım."
Ama yaşlı aslan onu yakındaki göle sürükledi-dümdüz yüzeyi olan sessiz cam gibi bir göldü bu- ve gölde kendi görüntüsüne bakmaya zorladı, yanında yaşlı aslan duruyordu. Ani bir değişi oldu.Genç aslan kim olduğunu gördüğü anda müthiş bir kükreme oldu- tüm vadi genç aslanın kükremesi ile yankılandı. Daha önce hiç kükrememişti. çünkü bir koyundan başka bir şey olmadığını düşünüyordu.
Yaşlı aslan" ben görevimi yaptım" dedi. "Şi mdi iş sana düşüyor. Sürüne dönmek istiyor musun?"
Genç aslan güldü. Dediki; "Kusura bakma ben tamamen kim olduğumu unutmuşum ve bana bunu anımsattığın için sana sonsuz minnet duyuyorum"
Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olduğumuzu bizlere unutturmaya çalışanlara karşın meydanlara her çıkıp kim olduğumuzu tekrar tekrar anımsatan herkese teşekkürler...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Niyeti Bozmuş Bir Dünyada Yaşamak
22/3/2007 -Kategori: Edebiyat
Niyeti Bozmuş Bir Dünyada Yaşamak
Haşmet Babaoğlu
Kime sorsan, bir projesi var. Hatta daha fazlası var: Bir, iki, üç, daha fazla proje.
Öyle yaşıyor modern insan. Projesiz yaşamak neredeyse ayıp sayılıyor.
Sonra hayalleri var. Dallı budaklı, uçuk kaçık, renkli, süslü ama yine de popüler kültür tarafından “dekore edilmiş” hayaller bunlar.
Ve insan onca harala gürele içinde ayakta durabilmek için çaba gösterirken yara almamış, yıkılmamış, bozulmamış, büzülmemiş ise amaçları, hedefleri de var.
Peki ya niyet?
Niyetleri var mı?
Daha açık sorayım: Projeler, hayaller, amaçlar arasında nereye kayboldu niyet?
Hayal kuruyoruz, tasarlıyoruz, amaç belirliyoruz ve bunlara göre davranıyoruz da niyetimiz ne? Niyet etmeye gelince.
İbadet dilini bir yana bırakırsak, gündelik yaşantımızın sözlüğünden bu sözcük çıkıp gitti mi acaba.
“İyi niyet, art niyet” deyip dururken tam olarak ne kastettiğimizi artık bilmediğimizin farkında mıyız.
Ninemin dizi dibinde yaşarken en çok duyduğum sözdü oysa.
İbadetin ayrılmaz parçasıydı niyet etmek ve tam da o yüzden ibadet eder gibi yaşamakla niyet etmek arasında güçlü bir bağ vardı.
Önce kalbini yönlendirmenin önemini çocuk zihnimle bile anlamıştım o zamanlar.
Ninem yok.
İşler hayal ettiğimiz gibi yürümediğinde; hayatın sert, şiddetli yüzü istemeden de olsa eylemlerimizi sertleştirip kirlettiğinde “olsun, niyetin iyiydi, güzeldi” diye teselli eden büyükannelerimiz, büyübabalarımız yok artık.
Ve şimdi şimdi daha berrak biçimde anlıyorum ki.
Büyük bir fark bu!
Büyük bir eksiklik!
Bir boşluk hatta!
İyilik ve kötülük, belirsizleşmenin eşiğinde iyice bulanıklaşmış kavramlar bugün.
Üstelik iyiliğin ve kötülüğün ardındaki sosyal gerçekleri, patolojik dinamikleri ve diğerlerini görüp analiz edebiliyoruz da bir türlü “niyet” i algılayamıyoruz.
Oysa ninelerimizin (geleneğin) dünyasında herhangi bir eylemin iyilikle sonuçlanmasıyla iyilik niyet edilerek gerçekleşmiş iyilik arasında önemli fark vardı. İkincisinin değeri ve önemi sıradan iyilikten daha üstündü. ( “Kim ki iyilik yapmak ister de bunu yaparsa, Allah bunu misliyle yazar!” )
Ve tabii şu hadisin altını çizdiği derinliğin onların bizimkinden çok farklı gündelik yaşantısına bir yeraltı ırmağı gibi su taşıdığını da düşünmek gerekir: “Amellerin değeri niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise, eline geçecek olan odur.”
Bu satırları sabahın erken saatlerinde yazıyorum.
Birazdan eşyalarımı toplayıp yola çıkacağım.
Güneş mavi panjurları geçip beyaz perdenin üzerine düşüyor.
Elimde bir Kızılderili kitabı var. Meksika yerlilerinin bilgelik yolunu anlatan bir kitap. Akşamdan sehpanın üzerine bırakmışım. Bir sayfasının ucu kıvrılmış.
Açıp o sayfayı okuyorum.
Üç “ustalık” tan söz ediyor.
Birincisi, farkındalık.
Kimsin, nesin; olanakların ve dünyadaki yerin ne, onu bilmek.
İkincisi, dönüşüm.
Nasıl değişebilir, iyileşebilir, özgürleşebilirsin, onu bilmek.
Üçüncüsü, niyet.
Toltek Kızılderilileri “Hayatın Tanrı’nın niyeti olduğu” na inanırlarmış. Birbirinden çok uzak görünen insanlık geleneklerinin birbiriyle nasıl sımsıkı bağlı olduğunu şu inanıştan güzel ne anlatabilir?
Neye niyet neye kısmet, denir ya hani!
Yoksa şu global-modern-uygar dünyanın “kısmetsizliği” ondan mı?
Niyeti yok çünkü!
Hangi niyetle uygar, hangi niyetle global?
Orasını bilen var mı?
Varsa beri gelsin!
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Haşmet Babaoğlu dan Kar Çiçekleri ne dair..
22/3/2007 -Kategori: Edebiyat
| Nevruz afişindeki çiçek |
Kardelen üzerine çok hikâye var halk kültüründe. Bunlardan biri de ölümüne sevdayı anlatır. Kar altındaki uykuya yatmış çiçek henüz hiç görmediği ama hep gücünü, etkisini, güzelliğini dinlediği güneşe sevdalanmıştır. Baharı beklemek istemez, bekleyemez. Tanrı’ya “İzin ver, bir kerecik olsun göreyim güneşi” diye dua eder. Tanrı der ki; “Bilmez misin, sen narin bir çiçeksin, güneşle karşılaştığın an ölürsün. İki gün daha mühlet veriyorum, iyi düşün taşın. Yine de istersen, dileğini yerine getireceğim.” İki gün geçer, Tanrı’nın huzuruna çıkar çiçek; “Aşk beni öyle büyüledi ki, başıma ne gelecekse razıyım” der. Ve gün gelir. Toprağın koynunda canlanır. Kışın ortasında o kalın kar tabakasını delip geçer, boynunu uzatır, güneşi görür. O an içinden tutuşur ama canından olur. Cansız bedeni karın üzerinde öyle boynu bükük kalakalır. Çiçeğe kardelen derler. O günden sonra da gençlere hep “Kardelen kadar cesaretin yoksa, sakın âşık olma” öğüdünü verirler. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Nevruz Bayramı için yaptırdığı afişteki küçük kız çocuğunun elinde tuttuğu çiçeği merak edenler oluyor. Bazı şehirlilere o güzel, narin görüntü topikal çiçekleri hatırlatıyor. Oysa bir dağ çiçeği o. Kardelen! Öyle ya, lafını son yıllarda çok duyduk bu çiçeğin. Gazetelerin ekonomi sayfalarında ihracat haberleriyle karşımıza çıktı. Eğitim kampanyalarına adı verildi. Sonra... Sezen Aksu’nun şarkısı var. Fakat kaçımız görüntüsünü biliyoruz ki! Haydi, şimdi Sezen Aksu’nun şarkısının sözlerini hatırlamanın tam zamanı. Ne senden fazlayım Ne senden az Aynı macerada ayrı biraz Gözle biçim biçim Kalple anlar içim Ayrı gayrı olmaz Sen yoksan ben hiçim Aç kardelen aç Dağın olayım, suyun olayım Göğün olayım aç Her çiçeğin kar altından Güneşe giden masalında Yaşamak yeniden tazelenir Yeniden anlamlanır Işığa uzanırken kardelen Kış rüyasından Ümidin mucizesiyle Sevince uyanır | ||||
Binlerce yıl önceymiş. Baharda açan çiçeklerden biri; beyaz olanı, renkleriyle göz alan bir başkasına âşık olmuş.